Gayrimenkul HukukuMiras HukukuTapu,Tescil Hukuku

İnanç sözleşmesine dayalı tapu iptal tescil ispat koşulları

YARGITAY

HUKUK GENEL KURULU

E. 2007/1-756

K. 2007/848

T. 14.11.2007

• İNANÇ SÖZLEŞMESİNE DAYALI TAPU İPTALİ VE TESCİL ( Tarafların İmzalarını İçeren ve En Geç Sözleşmeye Konu İşlem Tarihinde Düzenlenmiş Yazılı Belge ile İspat Edilebileceği )

• TAPU İPTALİ VE TESCİL ( İnanç Sözleşmesine Dayalı – Tarafların İmzalarını İçeren ve En Geç Sözleşmeye Konu İşlem Tarihinde Düzenlenmiş Yazılı Belge ile İspat Edilebileceği )

• İSPAT ( İnanç Sözleşmeleri Tarafların İmzalarını İçeren ve En Geç Sözleşmeye Konu İşlem Tarihinde Düzenlenmiş Yazılı Belge ile İspat Edilebileceği – Tapu İptali ve Tescil )

• YAZILI BELGE ( İnanç Sözleşmeleri Tarafların İmzalarını İçeren ve En Geç Sözleşmeye Konu İşlem Tarihinde Düzenlenmiş Yazılı Belge ile İspat Edilebileceği – Tapu İptali ve Tescil )

1086/m. 287

818/m. 19,20,81

ÖZET : Dava, inanç sözleşmesine dayalı tapu iptali ve tescil talebine ilişkindir. İnanç sözleşmesi, inanan la inanılan arasında yapılan, onların hak ve borçlarını belirleyen, devredilen hakkın, inanılan tarafından inanana geri verme şartlarını içeren borçlandırıcı bir muameledir. Uyuşmazlık, inanç sözleşmelerinin şekle tabi olup olmadığı noktasında toplanmaktadır.

İnanç sözleşmeleri tarafların imzalarını içeren ve en geç sözleşmeye konu işlem tarihinde düzenlenmiş yazılı belge ispat edilebilir. İnançlı işlem iddiası, şekle tabi olmayan yazılı delil ile ispat edilebilir. Dosya kapsamından davaya dayanak belgenin taşınmazın temlikinden sonra düzenlendiği anlaşılmaktadır. Söz konusu belge ispat vasıtası olarak kabul edilemez. Açıklanan nedenlerle davanın reddi gerekir.


DAVA : Taraflar arasındaki “inançlı işleme dayalı tapu iptali ve tescil” davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; Muğla Asliye 2. Hukuk Mahkemesi’nce davanın kabulüne dair verilen 29.03.2005 gün ve 20041154 E., 2005/128 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay 1. Hukuk Dairesi’nin 20.04.2006 gün ve 2006/2474 E., 2006/4504 K. sayılı ilamı ile;( … Dava, inançlı işleme dayalı tapu iptal ve tescili isteğine ilişkindir.
Mahkemece, davanın kabulüne karar verilmiştir.

Bilindiği üzere; inanç sözleşmesi, inananla inanılan arasında yapılan, onların hak ve borçlarını belirleyen, inançlı muamelenin sona erme sebeplerini ve devredilen hakkın, inanılan tarafından inanana geri verme ( iade ) şartlarını içeren borçlandırıcı bir muameledir. Bu sözleşme, taraflarının hak ve borçlarını kapsayan bağımsız bir akit olup, alacak ve mülkiyetin naklinin hukuki sebebini teşkil eder.


Taraflar böyle bir sözleşme ve buna bağlı işlemle genellikle, teminat teşkil etmek veya iade olunmak üzere, mal varlığına dahil bir şey veya hakkı, aynı amacı güden olağan hukuki muamelelerden daha güçlü bir hukuki durum yaratarak, inanılana inançlı olarak kazandırmak için başvururlar.


Diğer bir anlatımla, bu işlemle borçlu, alacaklısına malını rehin edecek, yani yalnızca sınırlı ayni bir hak tanıyacak yerde, malının mülkiyetini geçirerek rehin hakkından daha güçlü, daha ileri giden bir hak tanır.


Sözleşmenin ve buna bağlı temlikin, değinilen bu özellikleri nedeniyle, taşınmazı inanç sözleşmesi ile satan kimsenin artık sadece, ödünç almış olduğu parayı geri vererek taşınmazını kendisine temlik edilmesini istemek yolunda bir alacak hakkı; taşınmazı, inanç sözleşmesi ile alan kimsenin de borcun ödenmesi gününe kadar taşınmazı başkasına satmamak ve borç ödenince de geri vermek yolunda yalnızca bir borcu kalmıştır.


Diğer bir bakış açısıyla, taşınmazın mülkiyeti inanılana ( alacaklıya ) geçmiştir.


Taşınmazda inanarak satanın ( borçlu ) mülkiyet hakkı kalmadığı gibi, alıcının bu mülkiyet hakkı üzerinde kurulmuş olan bir rehin hakkından da söz edilemez.
Bu durumda; gayrimenkul rehni bakımından geçerliliği olan M.K.’nun 873. maddesinin inanç sözleşmelerine dayalı temlike konu taşınmazlar bakımından uygulama yeri olmadığı da kuşkusuzdur. Nitekim bu düşünce Hukuk Genel Kurulu’nun 23.05.1990 gün ve 1990/1-202-315 sayılı kararında da aynen benimsenmiştir.
Bilindiği gibi, inanç sözleşmeleri, tarafların karşılıklı iradelerine uygun bulunduğu için, onlara karşılıklı borç yükleyen ve alacak hakkı veren geçerli sözleşmelerdir ( Borçlar Kanunu mad. 81 ). Anılan sözleşmelerde, taraflar, sözleşmenin kendilerine yüklediği hak ve borçları belirlerken, inançlı işlemin sona erme sebeplerini; devredilen hakkın inanılan tarafından inanana iade şartlarını, bu arada tabi ki süresini de belirleyebilirler. Bunun dışında, akde aykırı davranışın yaptırımına da sözleşmelerinde yer verebilirler. Buna dair akit hükümleri de Borçlar Kanunu’nun 19. ve 20. maddelerine aykırılık teşkil etmediği sürece geçerli sayılır.


İnanç sözleşmesine ve buna bağlı işlemle alacaklı olan taraf, ödeme günü gelince alacağını elde etmek için dilerse; teminat için temlik edilen şeyi “ifa uğruna edim ” olarak kendisinde alıkoyabileceği gibi; o şeyi, açık artırma yoluyla veya serbestçe satıp satış bedelinden alma yoluna da başvurabilir. Bu sonuçlar kendine özgü bu akdin tabiatında mevcuttur. Sözleşme ile öngörülen ifa süresi içerisinde, sırf sözleşmeyi imkansız kılmak amacıyla muvazaalı olarak yapılan temliklerin yasal koruma altında tutulamayacağı izahtan varestedir. Mer’i hukuk sistemimizde herhangi bir düzenleme olmamasına karşın; inanç sözleşmelerinin, yukarıda değinilen ilkeler çerçevesinde uygulama yeri bulan kendine özgü bir müessese olduğu, öğreti ve uygulamada kabul edile gelen bir olgudur.


İnanç sözleşmelerinin tarafları arasında, onların gerçek iradelerini ve akitten amaçladıklarını yansıtması bakımından geçerli olduğu; taraflarına Borçlar Kanunu çerçevesinde nisbi haklarını talep etme olanağını verdiği tartışmasızdır.
Burada üzerinde durulması gereken husus, taşınmaz mallar ya da şekle bağlı akitlerde, inanç sözleşmelerinin ne gibi hukuki sonuç doğuracağıdır. Diğer bir anlatımla, sözleşmede öngörülen koşulların gerçekleşmesi halinde, taşınmaz mülkiyetinin naklinin sebebini oluşturup oluşturmayacağıdır.


Bilindiği üzere; uygulamada mesele, 05.02.1947 tarih 20/6 sayılı İnançları Birleştirme Kararı ile ilişkilendirilip, bu karar dayanak yapılmak suretiyle çözüme gidilmektedir.


Söz konusu kararda; eski hukuka göre mümkün ve geçerli olan muvazaa ve nam-ı müstear iddialarının, Medeni Kanun’un yürürlüğünden sonra taşınmaz mallar hakkında dinlenip dinlenemeyeceği tartışılmıştır.
Anılan kararda; çeşitli sebep ve amaçlarla bir taşınmaz kaydına gerçek malik yerine başka bir nam ve bir sözleşmede akitlerden biri yerine üçüncü bir şahsın gösterilmesinin mümkün olduğu, bu gibi hallerde vekilin kendi namına ve müvekkili hesabına yaptığı tasarruflarda olduğu gibi hukuki bir durum veya herhangi bir maksatla üçüncü şahıslardan gerçeği gizleme gayesi güdülebileceği, “kötü niyetli ve haksız gizlemeler” dışında, belirtilen olasılıklara göre açılacak bir davanın, gerçekten, ya mevcut bir hakka dayanarak bir el değiştirme veya bir hakkın korunması niteliğini taşıyacağı; bu durumun da, temsil ve vekalet ilişkisinde, mülkiyette halefiyet esası olarak kabul edilmiş bir husus olup, halefiyeti düzeltme amacıyla öncelikle mülkiyetin vekile aidiyeti düşünülse bile, temsil hükümlerine aykırı olduğundan bunun korunması ve devamına hükmolunamıyacağı, zira Borçlar Kanunu’nun “müvekkil vekili ne karşı muhtelif borçlarını ifa edince vekilin kendi namına ve müvekkili hesabına üçüncü şahıstaki alacağı müvekkilin olur” hükmünün bu düşünceyi doğruladığı, öte yandan gerek taşınır, gerek taşınmaz mallara ilişkin olsun nam-ı müstear hadiselerinde, meselenin bir istihkak ve mülkiyet davası niteliğini geçemeyeceğinden, ne resmi senet, ne de şekil meselesinin bahse konu olamayacağı, meselenin akitte ve isimde muvazaayı kapsamına alan Borçlar Yasası’nın 18. maddesi kapsamında düşünülmesinin kanunun amacına uygun düşeceğine, değinildikten sonra sonuçta, nam-ı müstear davalarının dinlenebilir ve yazılı delil ile ispatının mümkün olduğuna, hükmolunmuştur.


İçtihadı Bileştirme Kararlarının konularıyla sınırlı, sonuçlarıyla bağlayıcı bulunduğu tartışmasızdır. Nam-ı müstear için düzenleme getiren 1947 tarihli kararın, teminat amacıyla temlike dair inanç sözleşmelerini kapsadığı da kuşkusuzdur. Uygulamada anılan sözleşmeler gerek özü, gerek işleyişi açısından, genelde muvazaa, özelde ise nam-ı müstear başlıkları altında nitelendirilegelmektedir.


Belirtilen İçtihadı Birleştirme Kararı’nda da değinildiği üzere; inanç sözleşmeleri bir yandan mülkiyeti nakil borcu doğurması bakımından tarafları bağlayıcı, diğer yandan, mülkiyetin naklinin sebebini teşkil etmesi açısından tasarruf işlemlerini bünyesinde barındıran sözleşmelerdir. Bu durumda koşulların oluşması halinde taşınmaz mülkiyetini nakil özelliğini taşıdığı kabul edilmelidir.


İçtihadı Birleştirme Kararı’nın sonuç bölümünde ifade olunduğu üzere, inançlı işleme dayalı olup dinlenilirliği kabul edilen iddiaların ispatı, şekle bağlı olmayan yazılı delildir. İnanç sözleşmesi olarak adlandırılan bu belgenin sözleşmeye taraf olanların imzasını içermesi ve en geç sözleşme konusu işlem tarihinde düzenlenmiş olması gereklidir. Bunun dışındaki bir kabul, hem İçtihadı Birleştirme Kararı’nın kapsamının genişletilmesi, hem de taşınmazların tapu dışı satışlarına olanak sağlamak anlamını taşıyacağından kendine özgü bu sözleşmelerle bağdaştırılamaz. Belirtilen bu düşünceler dairenin yerleşik uygulamasına yansıdığı gibi Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenmiştir ( HGK. 28.12.2005 tarih 2005/14-677-774 ).


Somut olaya gelince; çekişme konusu 61 parsel sayılı taşınmazın 16.07.1991 tarihinde davaya katılan H.1.’ye onun tarafından da 26.12.2002 günü davalı Abdulllah’a satış suretiyle temlik edildiği anlaşılmaktadır. Davaya dayanak yapılan belgenin ise 03.11.1992 tarihinde, temlikten sonra düzenlendiği görülmektedir. Söz konusu belgenin yukarıda ifade edilen 05.02.1947 tarih 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı’nda öngörülen ispat vasıtası olarak kabulü olanaksızdır. Bu durumda davanın reddi gerekirken kabulü doğru değildir… ),


Gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.


Hukuk Genel Kurulu’nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:


KARAR : Tarafların karşılıklı iddia ve savunmalarına, dosyadaki tutanak ve kanıtlara, bozma kararında açıklanan gerektirici nedenlere göre, Hukuk Genel Kurulu’nca da benimsenen özel daire bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.


SONUÇ : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının özel daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı H.U.M.K.’nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 14.11.2007 gününde yapılan ikinci görüşmede oyçokluğu ile karar verildi.


KARŞI OY :
Dava, inanç sözleşmesi iddiasına dayalı tapu iptali ve tescil isteğine ilişkindir. Mahkemece, dava konusu 61 parsel sayılı taşınmazın 16.07.1991 tarihinde temlik edildiği; temlikin teminat amaçlı olduğunun 03.1 ı. 1 992 tarihli teminat sözleşmesi ile anlaşıldığı gerekçesiyle verilen kabul kararı, karar düzeltme isteği üzerine sayın daire çoğunluğunun anılan belgenin ” … temlikten sonra düzenlendiği … ” görüşüyle davanın reddi gerektiğinden söz edilerek bozulmuş, mahkemece hükümde direnilmiştir.


Öncelikle belirtmek gerekir ki, inanç sözleşmesinin geçerlilik şartı olmayıp bir kanıtlama aracı olduğu, öğretide ve uygulamada oybirliğine yakın bir çoğunlukla kabul edilmektedir ( Örneğin Bkz. Açıklamalı – İçtihatlı İnançlı İşlem ve Muvazaa Davaları, Eraslan Özkaya, 2. Baskı sayfa 34; İnançlı İşlemler, Güray Öztürk, Yetkin Yayınları 1998, sayfa 58, 89, 160, 167; Doç. Dr. Ergün Özsunay – Türk Hukukunda ve Mukayeseli Hukukta İnançlı Muameleler, Cezaevi Matbaası 1968 basım, sayfa 98, 99 ). Nitekim bu husus 05.02.1947 tarih 20/6 sayılı İnançları Birleştirme Kararı’nda açıkça belirtilmiştir. Kazandırıcı işlem resmi şekilde yapılsa dahi inanç sözleşmesinin resmi şekilde yapılması gerekli olmayıp sadece yazılı yapılması zorunlu ve yeterlidir.Esasen, Yüksek 1. Hukuk Dairesi sözcüsü, somut olaydaki 03.11.1991 tarihli belgenin, inanç sözleşmesi olduğunu, ne var ki akit tarihinden sonra düzenlenmesi nedeniyle itibar edilmemesi gerektiğini savunmuştur. Sonuç olarak, tapulu taşınmazın inançlı işlemle temlikinde, inançlı işlemin yazılı biçimde yapılmasının gerekli ve yeterli olup yazılı şeklin bir ispat koşulu olduğu 05.02.1947 tarih, 20/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı’nın bir gereğidir.


İnançları Birleştirme Kararı’nın konusu inançlı işlem belgesinin akit tarihinden önce ya da sonra düzenlenmesine ilişkin değildir. İnanç sözleşmesine dayalı iddiaların şekle bağlı olmayan, tarafların imzasını taşıyan yazılı belge ile kanıtlanabileceği. İçtihadı Birleştirme Kararı’nın doğal bir sonucudur. Sözü edilen kararın gerekçesinde yazılı belgenin akitten önce veya sonra düzenlenmesi gerektiğine; diğer bir deyişle akitten sonraki tarihi taşıyan belgenin geçerli olamayacağına dair bir ifade ya da hüküm yer almamaktadır. Sonuç bölümünde de yalnızca İnançları Birleştirme Kararı’nda, “nam-ı müstear davalarının mesmu ve yazılı delil ile ispatı caiz olduğuna” hükmedilmiştir.
İnançları Birleştirme Kararı’nın içeriğinde yer almayan belgenin akit tarihinden önce düzenlenmesi gerektiği yönündeki ek koşulun yorum yolu ile de olsa İçtihadı Birleştirme Kararı kapsamına alınması mümkün değildir, kanısındayım. ( İnanç anlaşmasının kazandırıcı muamele ile aynı anda yapılması şart değildir … devirden önce veya sonra yapılabilir ( Ergun Özsunay – sayfa 121, Gülay Öztürk – sayfa 56 ).


Kaldı ki, haricen düzenlenen ve herhangi bir resmi makamın onayını taşımasına gerek bulunmayan bir belgeye akit tarihinden sonra düzenlenmesine rağmen önceki tarih atılması durumunda geçerli olabilmesi, aranan şekli niteliğin verildiğinin kabulü çelişki doğurmaktadır.


Diğer yandan olayın çözümünde esas olan yanların iradesidir. İnançlı işlemlerde inanan belirli bir amaç için ( olayımızda teminat amacıyla ) taşınmazı satış biçiminde temlik etmekte, fakat taraflar amaç gerçekleştiğinde, taşınmazın iade edilmesinde sözleşmektedirler. Yanlar satış ( temlik ) işleminin yapıldığı sırada koşulların oluşması durumunda taşınmazın, iade edildiğini kararlaştırmaktadırlar.

Olaya bu açıdan bakıldığında, iradelerin yazılı biçime bağlanmasının zamanının diğer bir deyişle resmi sözleşmenin yapılmasından önce veya sonra olmasının sonuca bir etkisi olmamalıdır. Zira, temliki işlemin yapıldığı tarihte varolan irade akitten önce; akit tarihinde ya da akit tarihinden sonra yazılı belge ile teyit edilmiş olmaktadır.


Esasen, yazılı şeklin, kanıtlama aracı olduğu ilkesinden hareketle uygulamada, yine ispat vasıtası olarak yemin, ikrar ve kabul, tarafı bağlayıcı kabul edilmiş davanın ( iddianın ) kanıtlanabileceği sonucuna varılmıştır.


Uygulama bununla da yetinmemiş yazılı delil başlangıcı sayılabilecek belge ve vakıaların tamamlayıcı kanıtlarla, inanç sözleşmesinin varlığını ve iddianın kanıtlanabileceğini kabul etmiştir.


Y.H.G.K 23.05.1990 tarih 1990/1-2002-315 “İnanç sözleşmesi inanılan tarafın elde ettiği hakkı taraflarca güdülen amaç sona erdikten veya belirli bir süre geçtikten sonra inanana veya üçüncü kişilere devretme taahhüdünü içeren bir anlaşmadır.05.02.1947 tarih 20/6 sayılı İnançları Birleştirme Kararı’na göre inanç sözleşmelerine ilişkin iddialar yazılı delille kanıtlanmalıdır.”
Y.H.G.K 17.10.1990 tarih 1990/14-325-492 “İnanç sözleşmesinden kaynaklanan iptal ve tescil davaları ancak yazılı delille kanıtlanabilir.


Yazılı delil başlangıcının varlığı halinde iddia her türlü delille kanıtlanabilir.” 14. Hukuk Dairesi 17.01.1995 tarih 1995/5248-274 ” .. .inançlı işlemin varlığı hakkındaki davalının beyanı kendisini bağlar.”

  1. Hukuk Dairesi 25.06.1993/10181-5771 ” … Başlangıçta düzenlenmese bile, daha sonra düzenlenen ve onaylanan ortak imza taşıyan belgede inançlı işlemin varlığı kabul edilmiştir. Sonradan ölen inanılanın mirasçılarını bağlar.”
  2. Hukuk Dairesi’ 25.10.1988/11597-11161 “muvazaa, nam-ı müstear, inanç sözleşmesinden kaynaklanan davalar yazılı delille kanıtlanmalıdır.
    İkrar ve kabul beyanı sahibini ve mirasçılarını bağlar.”
    Y.H.G.K 29.06.2005/14-395-421 ” … mahkemece davacı tarafa yemin teklif etme hakkı olduğu hatırlatılarak sonucuna göre karar verilmesi gerekir.”
    Tüm bu ve benzeri kararların, iyi niyetin hukukumuzun çatısı olduğu kadar, hakkaniyete ilişkin kuralların da hukukun temeli olmasının bir sonucu olduğu kanısındayım.
    Bu düşüncelerle somut olayda son alıcının mevcut duruma göre durumu bilen konumunda bulunduğu gözetilerek TMK’nın 1023. maddesinin koruyuculuğundan yararlanamaması nedeniyle davanın kabulüne ilişkin mahkeme kararının yerinde olduğu görüşüyle Yüksek Daire ve Yüce Kurul çoğunluğunun bozma yönündeki kararına katılamıyorum.
    M.Emin SEÇKİN 1. H.D. Üyesi

İlgili Makaleler

0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
Inline Feedbacks
View all comments
Başa dön tuşu
Call Now Button
Open chat
Yardıma mı ihtiyacınız var?